archives

Aydın Çakırtaş

This tag is associated with 9 posts

Bir Kültür Taşıyıcısı Olarak Radyo

Kültür Radyoculuğu Yükselişte

ESKADER’in düzenlediği “Bir Kültür Taşıyıcısı Olarak Radyo” konulu panelde usta ve yeni radyocular buluştu. Konuşmacılar, radyoculuğun meselelerini ele aldılar. Büyük bir ilgiyle takip edilen programın devamı istendi.

Elif Sönmezışık (Sanatalemi.net)

ESKADER, Bâbıâli Sohbetleri kapsamında düzenlediği “Bir Kültür Taşıyıcısı Olarak Radyo” konulu panelde usta radyocuların görüşleriyle kültür hayatımızdaki radyonun konumunu masaya yatırdı. Katılan konuşmacılar, kaliteli radyoların, radyocuların ve kaliteli radyo dinleme alışkanlığının daha yaygın olması gerektiği konusunda birleştiler.

Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’nin (ESKADER) her hafta Timaş Kitapkahve’de gerçekleştirdiği Bâbıâli Sohbetleri’nin 182’incisinde radyo sunucuları, yapımcıları ve yöneticileri radyoların meselelerini konuştular. TRT radyolarında uzun yıllar çalışmış sunucu-spiker Harun Yöndem,  Moral FM’in kurucularından Haluk İmamoğlu, Erkam Radyo Yayın Yönetmeni Selahaddin Kocaarslan, Bizim Radyo’da program yapımcı ve sunucusu Demirhan Kadıoğlu, Moral FM Yayın Yönetmeni İsmail Tongar, Radyo 7’den Senem Uluhan Özkan, TRT Radyo-1′de yapımcı Aydın Çakırtaş, İstanbul Valiliği-Radyo İstanbul Ajansı’ndan Nesrin Songül Yardım, eğitimci yazar Mustafa K. Topaloğlu ve Safa Mürsel’in konuşmacı olarak katıldığı toplantıyı ESKADER Yönetim Kurulu Üyesi Elif Sönmezışık yönetti. Geçmişten günümüze radyonun kültür hayatımıza etkisinin değerlendirildiği programda, TRT’nin geçirdiği evrelerle bu süreçte yetişen farklı jenerasyonların radyoya bakış açıları ve özel radyoların yirmi yıldan fazladır ortaya koyduğu olumlu ve olumsuz etkiler hakkında tespitler yapıldı. Toplantıda, radyonun gündeme getirilerek Türkiye radyoculuğu hakkında daha fazla araştırma yapılması gerektiği, böylelikle mevcut olumsuzlukların ortadan kaldırılarak radyonun daha faydalı alanlara hizmet edebileceği vurgusu yapıldı.

Radyonun dünyada ortaya çıkışı ve Türkiye’deki gelişimi hakkında kısa bir sunum yapan Elif Sönmezışık, radyo alanında çalışan, yöneticilik yapan ve bir şekilde kendini radyoda ifade eden her jenerasyondan radyocuyu bir araya getirerek radyonun televizyon ve internet karşısındaki varlığını ortaya koymayı amaçladıklarını vurguladı. “Aslında radyo ile ilgili en genel soru,’Neden artık radyoyu konuşmuyoruz?’ olacaktır. İçten içe bir kültür aktarımı sağladığını düşünürsek radyonun içinde olduğu meselelerin gündemde tutulması son derece faydalı olacaktır.” diyen Sönmezışık, radyo cephesinde bugün neler olup bittiğini anlamak, geçmiş ile mukayese yapmak ve radyonun hayatımızdaki yeri, bugünkü konumu, etkinliği ile yaygınlaşması için neler gerektiğini ortaya koymanın son derece önemli olduğunu kaydetti.

“TRT’NİN MÜZİK KÜLTÜRÜMÜZE KATKILARI BÜYÜK”

Kendi döneminde, toplumun radyoya bakışından bahsederek sözlerine başlayan Harun Yöndem, TRT radyolarında çalışmaya başladığı yıllarda televizyona kavuşan toplumun radyoyu ikinci plana attığını anlatırken, “Çünkü bu medya artık yalnız değildi. Televizyonun yanıbaşında yaramazlık yaptığı için dışlanan bir çocuk gibiydi.” dedi. Basının da televizyonla birlikte radyo yayınlarına ilgisinin azaldığını kaydeden Yöndem, TRT’nin devlet tekelinde olduğu dönemdeki katı tutumundan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkiye’deki radyoyu değerlendirirken üç ayrı öneme ayırmak gerekiyor. Birincisi 1964 öncesi dönem. Tamamen devlet teşekkülü olan bir radyoydu. 64’ten sonra ‘Özerk TRT Kurumu’ olarak faaliyetine devam etti ve radyo yayınları süreklilik kazandı. Maalesef bu özerkliği TRT iyi kullanamadı. TRT radyoları, darbe ve muhtıralarla siyasetin ve kamuoyunun ağır baskılarını hep hissetti. 12 Eylül darbesiyle hangi görüşten oldukları ayrımı yapılmadan birçok insan işinden olmuş, başka kuruluşlara gönderilmişti. Bunlar enerji kaybına sebep oldu. Böyle bir dönemde spikerliğe başladım ve radyoculuğu program yapımcısı olarak sürdürdüm. TRT 1 radyosunda Türkiye’nin her yanından canlı olarak dinlenen programlar yaptım. Zaman zaman önceden hazırlanmış, denetim kademelerinden geçmiş metinlerimizin yanında konuklarımız da olurdu. Bu metinleri ‘Radyo Geceleri’ adıyla kitaplaştırmak düşüncesindeyim. 1990’lardaki özel televizyonlar ve radyolar dönemidir. Bu dönem TRT eski yapısını uzunca süre devam ettirdiği halde, sonrasında silkinme dönemi yaşamıştır ve yaşamaya devam ediyor. TRT’nin Türk topluma haberleşme kavramını getirmesini kabul etmek gerekir. Bizim zamanımızda da kendini çok fazla yenileyebilmiş bir kurum değildi. TRT müzik kültürümüze büyük katkı sağlamıştır. Türkiye çapında halk, sanat ve pop müziğin gelişimini sağlayanlardan biri TRT’dir. Her yörenin türkülerinden bu şekilde haberdar olduk. TRT’nin okul olduğunu söylemek yanlıştır. Radyocu iletişim fakültelerinden yetişir. Ama TRT’nin İstanbul Türkçesinin yaygınlaşması konusunda katkısı büyüktür.

“TOPLUM İRFANINI ARTIRMAYI HEDEFLEDİK”

Özel radyoların ilklerinden olan Moral FM’in kurucularından olan Haluk İmamoğlu, TRT’nin tek olduğu radyo döneminden geldiğini ve özel radyolar ve televizyonlar kuruluncaya kadar TRT’nin devletin kendi elinde istediği gibi yönetebildiği bir kurum olarak varlığını koruduğunu kaydetti. Moral FM’in kuruluş dönemine dair hatıralarını da anlatan İmamoğlu, kendi aralarında para toplayarak radyo kurma heyecanı yaşadıklarını belirtti. Kültürümüzdeki sohbet geleneğini radyoya taşımayı amaçladıklarını ve radyoculuk anlayışını bunun üzerine geliştirdiklerimi anlatan Haluk İmamoğlu, şunları söyledi:

“Özel radyolar kurulmadan önce TRT’nin ve dolayısıyla devletin, değiştirilemez despotik uygulamaları vardı. Artık o günleri geride bıraktık ve şimdi herkes istediği içerikle radyo kurabiliyor, dinleyicisine ulaşıyor. İnternetten yayın yapma imkânları ile de bu özgürlük sınırsız oldu. Başından beri radyoculuktaki anlayışımız, bizim kültürel geleneğimizdeki değerlerini bugünün ve yarının dünyasına nasıl taşırız, sorusuna cevap aradık. Erozyon ve aşınmalara meyletmeden bunu başarmak istedik. Bediüzzaman Hazretleri’nin Nur Risalelerinin değişik yerlerinde radyonun büyük bir nimet-i ilâhiyye olduğunu belirtiliyor. Nasıl olması gerektiğine dair de tavsiyeler var. Biz de Moral FM’in çizgisini bu şekilde biçimlendirdik. Toplumun irfanının artması konusunu öne çıkararak bizim yönetiminde bulunduğumuz ve program yaptığımız radyoda bir nesil yetişti. Gençlere örnek alınması gereken şahsiyetleri tanıtmakta gayret gösterdik. Kendimize kutsal hedefler koyduk. Bunun irfan kalitesinin artışında etkisi olduğunu düşünüyorum.”

“RADYOCU, İYİ BİR YOL ARKADAŞI”

Kültür ve medeniyet taşıcısı radyoları gündemine alan ESKADER’e teşekkür ederek sözlerine başlayan Selahaddin Kocaarslan, 2002 yılından bugüne muhabbet ağları ile gönül köprüleri kuran, dinleyicisinin varlığını önemseyen, bizi biz yapan hakikatleri en büyük sada ile duyurmayı kendine dert edinen radyolarda çalışabilmesinin şükür vesilesi olduğunu dile getirdi. “Biz kelimelerle cümle kuyusu açma oyunu oynuyoruz.” diyen Kocaarslan, böylelikle kalplere ulaşmaya çalıştıklarını, böyle oldukça dinleyicilere değerli anlar sunabilmenin mümkün olacağını söyledi ve şöyle devam etti:

“Her program aslında bir dinleyici için yapılır. Siz bir söz söylersiniz, belki uzakta bir yerde muzdarip bir insana ulaşırsınız. Anlatacak hikâyesi ve söyleyecek sözü olanlar için radyoculuk bir aşka bir muhabbete dönüşür. Sesimizi değil, sözümüzü çoğaltabildiğimiz sürece muvaffak olunabilir. Radyo programcılığında 12 yılı geride bıraktım ve bana kazandırdığı müthiş zenginlikler oldu. Birçok önemli yazar, fikir adamı, şair ve kültür insanını ağırlayarak onlarla çok güzel programlar yaptık. Bugüne kadar yüzünü hiç görmediğim ve belki hiç göremeyeceğim o kadar çok arkadaşım, dostum, kardeşim oldu. Bu vesileyle iyilikleri çoğaltabiliriz. Çok yalnız, çok muzdarip, çok garip insanlar var. Bazen kurduğunuz bir cümleyle böyle insanların dünyasına güzel bir sayfa açabiliyorsunuz. Sizin söylediğiniz herhangi bir mısra ya da cümleyi ihtiyacı olan insan alır, çoğaltır ve farklı yansımalar yaşanabilir. Sesinize kulak veren insanlar gün gelir sesinize ses vermeye başlar ve siz de çoğalırsınız. Çok iyi bir derttaş, çok iyi bir sırdaş, çok iyi bir gönül dostu, bir yol arkadaşı olabiliriz.”

“ÇOCUK PROGRAMCILIĞINDA KARMAŞA VAR”

Karükatürist Demirhan Kadıoğlu, çocukluğundaki radyo gerçeğinden yola çıkarak, “ilk özel radyo” dediği Polis Radyosu’nu dinlemekten büyük keyif aldığını belirtti. 2007’de Bizim Radyo bünyesinde radyoculuğa başlamasının çocuk ve mizah programları ile olduğunu anlatarak, radyo alanındaki boşluklardan ötürü bu alana giriş yaptığını söyledi ve yaşadıklarını şöyle anlattı:

“Çocuk programı yapıyordum. Üstelik canlı yayımlanıyordu. Tam bir deli cesaretiydi. Önce kendi çocuklarımı ağırladım, sonra başka çocuklarla özel söyleşiler yaptım. Usta çırak ilişkisi yok radyolarda. Bu sebeple deneme yanılma yöntemiyle doğru şekli bulmaya çalıştık ve kendimizi geliştirdik. Çocuk programından mizah programına geçtik. Değişik konseptlerde programlar yaptık. Şimdilerde sabahları haber manşetleri okumaya başladık. Çocuklara özel programlar neredeyse yok. Yapılan programlarda da hangi yaşa hitap ettiği konusu aşılamadı. Bu konuda bir karmaşa var Türkiye’de. Var olan çocuk yayınları Avrupa standartları düzeyinde değil. Bu durumun aşılması gerek.”

“RADYOCULUK KIYMET GÖRMÜYOR”

Senem Uluhan Özkan, 21 yıl önce radyo ile tanıştığını anlatarak, bunun kendisi için bir şükür sebebi olduğunu belirtti. Radyoculuğun bugünlerde kıymet görmeyen bir meslek olduğunu belirten Özkan, internet ve uyduyla beraber radyonun dinlenme alanının genişlediğini, çok sayıda insana ulaştıklarını ve bunun son derece önemli olduğunu dile getirdi ve devam etti:

“Bu öylesine bir meslek değil aslında. Kimi zaman birilerinin hayatına şahit oluyorsunuz. Benim gibi radyocuları DJ olarak tanımlamak da son derece yanlış. Amacımız sadece müzik yayını yapmak değil, her kesimden insanı bir seste buluşturmak. Radyoculuk gerçekten hayatı okumak. Tanımadığınız insanlara çok yakın oluyorsunuz. Yüzümü hiç görmeden portremi çizen bir dinleyicim olmuştu. Bu beni çok etkilemişti. Hafta sonları program yapıyorum ve mikrofonla buluştuğumda onunla bir süre hasret gideriyorum. Çünkü işimi büyük bir aşkla, çok severek yapıyorum.”

“TRT DAHA SEÇİCİ”

Radyo ile 1990’lı yıllarda tanıştığını anlatan Aydın Çakırtaş, Akra FM’i dinleyerek radyo algısının da değiştiğini belirtti. 1995’te Ankara Akra FM’de yayın teknisyeni olarak göreve başladığını, 1997’de İstanbul’daki Akra FM’e geçerek bu ortamda içinde bulunduğu kültür atmosferinin radyoculuğu sürdürdüğünü söyleyen Çakırtaş, birçok radyocu ile bu çalışmalar esnasında tanıştığını, ilk mikrofona geçişinin de yine Akra FM’de olduğunu dile getirdi ve radyoculuk anlayışı ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Canlı yayın risklidir. Mikrofonu insan için efsunlu bir alet, radyoyu da bir sihir kutusu gibi düşünüyorum. 90’lı yıllarda radyo daha revaçtaydı ama bugün de insanlar arabasında ya da cep telefonu aracılığı ile daha çok dinliyor. Bir program dağ başında bir ateş yakmaktır ve o ateşin etrafında ısınmaya çalışmaktır. Her programa böyle baktım. 2014’ kadar bir mesafemiz oldu radyoyla. Şimdilerde TRT ile ‘Cihan Şehri İstanbul’ adlı bir program gerçekleştiriyoruz. Yaşadığımız İstanbul’daki tarihî güzellikleri paylaşmayı hedefliyoruz. Daha önce özel radyolarda çalıştığım için TRT’nin daha farklı olduğunu düşünüyorum. Özel radyolarda otokontrol ön planda değil. TRT’den çıkan sesle özel radyolarda çıkak sesler arasında da epey fark var.”

“KÜLTÜR RADYOCULUĞU YÜKSELİŞTE”

20 yıllık radyoculuk geçmişi olan İsmail Tongar, radyo ile bir kere alışverişi olan birinin devam etme isteği duyduğunu anlatarak özel radyoların serüveni hakkında bilgi verdi. Daha çok deneme yanılma ile yol almak durumunda kaldıklarını söyleyen Tongar, bu kanaatlerin tecrübeler biriktirdiğini belirtti. Sektörle ilgili istatistiki bilgiler de paylaşan İsmail Tongar, radyo dinleyicisinin yüzde seksen beş müzik, kalan yüzde on beş oranında da haber, aktüel, kültür içeren programları dinlediğini ifade etti ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu sonuca göre İstanbul’da yayın yapan 10 radyo sözlü yayın yaparken kalan radyolar kopya kâğıdı ile çoğaltılmış gibi birbirinin aynı. Müzik radyolarında format daha sıkıntılı. Kültür açısından baktığımızda radyoya, sözel olarak paylaşılacak irfanı, ilmi ne şekilde anlatabiliriz derdindeyiz. Böyle radyolara sektörde konuşan radyolar deniyor. Program yelpazesi genişliyor. Radyolardaki nitelikli programcı ve sunucular, özel televizyonların açılması ile televizyon sahasına kaymıştı. Ama son zamanlarda hatırı sayılır kişiler radyo alanına kaymaya başladı yeniden. Radyonun yayın alanı genişledikçe radyonun biteceğine inanmıyorum. Çünkü radyo birçok alandan yayını sağlanan bir alan. En büyük sıkıntılarımızdan biri kalitesiz reklamlar. Bunu da yavaş yavaş aşıyoruz artık ve azalıyor. Müzik ile sözlü radyoculuğun dengesini sağlamak için müzik radyolarında sözlü yayını, sözlü radyolarda müzik yayınını artırmak bir çözüm olabilir. RADYODER adında bir kuruluşumuz var ama radyoculuğun gelişmesinde çok etkin olamadı. Şu sıralar yeni bir yapılanma var bu alanda, ancak çok yeni.”

İNTERNET GENÇLİĞİNİ RADYOYA ÇEKMEK

Nesrin Songül Yardım, radyoyla tanışmasının “Arkası Yarın” programları sayesinde olduğunu ve o yıllarda dinlediği radyoyu halen sakladığını dile getirerek günün birinde o kutunun içindeki insanlardan biri olacağını hiç düşünmediğini anlattı. Kültür sanat programları yapmak kaydıyla radyoya geçiş yaptığını belirten Yardım, radyonun müzik kutusu olarak yaygınlaşmasını doğru bulmadığını belirtti. “Edebiyat derken radyoculukta şiir okumak anlaşılıyor. Edebiyatçıların yer aldığı programlar yapılmasını daha önemli buluyorum.” diyen Nesrin Songül Yardım, Radyo İstanbul Ajansı’nın internette vakit geçiren gençler için kurulduğunu belirtti. Televizyon sahasında da çalışmış biri olarak radyoculuğu televizyonculuktan daha zor olarak değerlendiren Yardım, radyonun canlı yayında hata affetmediğini sözlerine ekledi. Eğitimci olarak birikimini yıllarca radyo dinleyicileriyle paylaştığını anlatan Mustafa K. Topaloğlu, Özel FM’den gelen teklifi değerlendirerek radyoculuğa başladığını, uzun zaman programının sürdürdüğünü belirtti. Radyo sahasının ve mikrofonun cazibesinin olduğunu dile getiren Topaloğlu, amatör bir radyocu olmasına rağmen programın büyük ilgi ile karşılandığını, uzun zaman bu ilgi sayesinde herhangi bir karşılık beklemeden manevi tatminle programlarını sürdürdüğünü ve şu sıralar radyoya ara verdiğini söyledi. Gençlerin yalnızca kulaklıkla müzik dinleme ihtiyacı için radyoya yönelmesini sağlıksız bulduğunu belirten Topaloğlu, bu konuda araştırma yapılması gerektiğini vurguladı.

Moral FM’de dinleyicisi ile buluşan Safa Mürsel, özel radyoların ufuk açıcı olduğunu, birbirimizi tanımamızı sağladığını anlatırken aynı zamanda Türkiye’nin demoktratikleşme sürecine büyük katkı sağladığını belirtti. Toplumdaki kaliteyi entelektüel düşünce boyutunda arttırdığını söyleyen Mürsel, tekelci düşüncenin aşılması konusunda büyük fayda sağladığını, radyo sayılarına bakıldığında Türkiye’de önemli bir medya aracı olduğunu kaydetti. İnsanlığın hayrına ve müspet alanlarda kullanıldığı müddetçe olumlu sonuçlar meydana getireceğini sözlerine ekledi. Programın kapanış konuşmasını yapan ESKADER Başkanı Mehmet Nuri Yardım, toplantının son derece verimli geçtiğini, Türkiye’de radyoculuğun meselelerinin ciddi olarak konuşulduğunu belirterek, bundan sonra zaman zaman bu konuları ele alacaklarını söyledi. Dinleyicilerin de sorularıyla katkıda bulunduğu program, çekilen hâtıra fotoğrafları ile son buldu.

Cihan Şehri İstanbul

Resim

Sevgili dostlar,

Öncelikle çok seyrek yazı yazmama rağmen hala bizi Habername kadrosunda tutan muhterem Kemal Bozkurt ağabeye çok teşekkür ediyorum.

Yazı yazma eylemi gerçekten ciddi bir iş. Sırf yazmış olmak için yazmak sadece kendinizi aldatmak ve oyalamak olmuyor aynı zamanda size kıymet atfeden okuyucuya da hakaret gibi oluyor. İşte bu yüzden zihin dünyamda beliren ve paylaşmaya değer gördüğüm tesbitleri bu sütundan sizlerle paylaşmaya gayret ediyorum. Ancak son zamanlarda meşguliyetlerimizin artmasından ötürü çok sık yazamıyorum.

Hazır meşguliyet demişken ilginizi çekebileceğini düşündüğüm bir meşguliyetimden de sizleri haberdar etmek arzusundayım.

Malûmunuz, yaşadığımız İstanbul, 3 farklı medeniyete ev sahipliği yapmış dev bir pırlanta. Ondaki güzellikler saymakla bitmiyor.

Saya saya bitiremesek de Şehirlerin Sultanı bu güzel İstanbul’un paylaşmaya değer yanlarını bir radyo programı vasıtasıyla paylaşalım istedik ve 5 Ocak 2014 tarihinden itibaren TRT Radyo 1’de yapımcılığını bendenizin üstlendiği Cihan Şehri İstanbul programına “Bismillah” dedik.

İstanbul aşığı bir insan olarak 30 dakikalık bir program kafi gelmese de, dinleyicilerimizin muhayyilesinde hoş sadalar oluşturabilecek bir program formatı belirlemeye çalıştık.

İçinde yaşadığımız bu cihan şehrinin tarihi güzelliklerini, estetiğini, zarafetini bizimle temaşa etmek isteyenler için kimi zaman bir seyyahın gözünden, kimi zaman bir mimarın eserinden, kimi zaman da bir nakkaşın dünyasından baktık şehre!

Asırların eskitemediği bir güzelliktir ondaki. 8500 yıllık geçmişin yükünü omuzlarında taşıyan efsunlu şehir Bizantion, Konstantinopolis ve İstanbul… Doğu Roma’dan sonra 469 yıl Osmanlılara ve cihana başkentlik eden dev pırlanta! Doğu’nun ve Batı’nın sahibi Allah, bu şehre öyle güzel bir harita çizmiştir ki, hükümdarların yolu buraya düşmüş, seyyahlar mürekkeplerini bu şehri temaşa ederek bitirmişlerdir. Şairler, yüreği ferahlatan mısralarına bu şehirde ruh üflemiş, sahabeler, azizler, alimler, arifler bu toprakların suyunu içmişler, havasını solumuşlar, bu şehrin cazibesine kapılmışlardır.

Cihan Şehri İstanbul’da, yorgun bir çınarın gölgesinde soluklanıyor, büyük bir külliyenin revaklı avlusunda dinliyoruz zamanı. Camilerini, saraylarını, hanlarını, hamamlarını, semtlerini ve daha nice sırlarını keşfetmek üzere her Pazar saatlerimiz 12:30’u gösterdiğinde TRT Radyo-1’deyiz.

Programımızın sunuculuğunu TRT’nin tecrübeli spikerlerinden Süha Uner üstlendi. Araştırmacı arkadaşlarım Muttalip Tulgar ve Yıldız Yavuz da metin yazarı olarak bendenize destek oluyorlar. Yine TRT İstanbul Radyosu’ndan Ayşe Özyılmaz Hanımefendi de programımızın yapım aşamasında emeği geçen arkadaşlarımızdan. Hasılı, sunucusundan yapımcısına, teknisyenine kadar bu bir ekip işi.

Bu programın, yılların birikimiyle bugünlere ulaşmış TRT gibi ciddi bir yayıncılık ortamında yapılıyor olması bizim için de önemli bir tecrübe. Evvelâ program fikrinin oluşumu, o fikrin olgunlaştırılması, teklif aşaması ve kabul sonrası yapılan hazırlıklar ayrı bir belgesel konusu diyebilirim.

İlk üç programı geride bıraktık. Birinci programda, “İstanbul Neden Cihan Şehridir?” sorusuna yanıt aramaya çalıştık. Mikrofonlarımızı, Bizantolog ve Sanat Tarihçi Prof. Dr. Semavi Eyice’ye uzattık. İlerleyen yaşına rağmen MaşaAllah güçlü bir hafızaya sahip olan Eyice’den Cihan Şehri İstanbul’un geleceği için çok önemli tesbitler aldık diyebilirim. Umarım dinleyicilerimiz de müstefîd olmuşlardır.

Aynı şekilde, yıllarını Babıâli’de geçiren Kültür Tarihçisi Dursun Gürlek hoca ve Araştırmacı-Yazar Mehmet Nuri Yardım Bey’den Cihan Şehri İstanbul ile ilgili izlenimlerini aldık.

İkinci ve üçüncü programımızda ise, “Geçmişten Günümüze İstanbul Tarihi” konusunu işleyerek Megaralı Bizas’ın kurduğu İstanbul’dan Fatih’in İstanbul’una ve bugünkü megapol İstanbul’a kadar şehrin öyküsüne ışık tutmaya çalıştık.

Bu satırları yazdığım sırada henüz yayına girmemiş olan dördüncü, beşinci ve altıncı programımızın konusundan bahsederek Cihan Şehri İstanbul programını şimdiden ajandanıza not etmenizi sağlayabilirim diye ümid ediyorum.

Dördüncü ve beşinci programımızda “Yabancı Seyyahların Gözüyle İstanbul”u temaşa ettik. Yapım hazırlıkları devam eden altıncı programımızda ise, “Evliya Çelebi’nin İstanbul”u konusuna girdik. Evliya Çelebi’nin bilinmeyen dünyasını bizimle keşfedebilirsiniz diyorum.

Ve İstanbul’a dair pek çok konu işlenmeyi bekliyor. Amacımız şehrin merkezine insanı koyan ecdadımızdan kalan kültürel mirası bugünlere taşıyan bir kültür elçisi olmak…

Bizler yapım aşamasında heyecan duyuyoruz, umarım sizler de dinleyerek bu heyecana ortak olursunuz.

Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”unda dediği gibi:

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
 
Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü’yada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Hoşça bakın zatınıza!

Aydın Çakırtaş - Habername

Program görüş ve önerileriniz için:

www.facebook.com/CihanSehriİstanbul

www.twitter.com/cihansehri

www.aydincakirtas.com

aydincakirtas@gmail.com

Cihan Şehri İstanbul TRT Radyo-1′de Başlıyor!

Görsel

Araştırmacı-Yazar Aydın Çakırtaş’ın yapımcılığını yürüttüğü “Cihan Şehri İstanbul” İlk programı ile 5 Ocak 2014 Pazar Saat 12:30′da TRT Radyo 1′de dinleyicilerle buluşuyor.
İstanbul’a dair kültür ve sanat araştırmalarının konu edileceği program şimdiden kendi alanında bir radyo klasiği olmaya aday.
Cihan Şehri İstanbul’a kimi zaman bir seyyahın dünyasından bakılacak, kimi zaman da Mimar Sinan’ın eserlerinden temaşa edilecek.
Tanpınar’ın, Yahya Kemal’in, Akif’in, Ayverdi’nin İstanbul’unu merak ediyor, küçük bir çeşme kitabesinde büyük bir medeniyeti tefekkür etmek istiyorsanız Cihan Şehri İstanbul size göre bir program.
5 Ocak’ta yayınlanacak olan ilk programda, “İstanbul Neden Cihan Şehridir?” sorusunun yanıtı aranıyor.

Dursun Gürlek: “İstanbul’un, Mekke, Medine, Kudüs, Bağdat, Endülüs ve Şam ile büyük bir bağlantısı var.”

Semavi Eyice: “İstanbul’a hakim olmak dünyaya hakim olmaktır!”

Mehmet Nuri Yardım: “Süleymaniye Camii’ni seyrettiğimizde orada büyük bir medeniyeti tefekkür ediyoruz”

Daha fazlasını merak ediyorsanız Cihan Şehri İStanbul’u kaçırmayın…

Görsel

Görsel

Kadırga Semt Tarihi

kadırga-1

Giriş

“Kadırga Limanı” olarak da bilinen Kadırga, tarihî Bizantion’a kadar uzanan ve semt tarihi araştırmaları bakımından önemli bir liman semttir. Bu tarihî semtle ilgili bugüne kadar yapılan müstakil bir çalışma bulunmamaktadır. Daha ziyade Bizans ve fetih sonrası İstanbul tarihi çalışmalarında rastladığımız bilgiler de oldukça kısıtlıdır. Pek çok araştırmacı Kadırga semtini, Kadırga Limanı ekseninde konu almıştır.

Kadırga semti bize, Bizans, Osmanlı ve günümüz Kadırga’sı olmak üzere üç farklı panorama sunar. Bizans’ın İulianus Limanı’ndan, İstanbul’un Kadırga’sına kadar gelen tarihsel süreçte, semtin değişen sosyolojik ve demografik yapısı farklı medeniyetlerin aynı coğrafyada nasıl bir kültür mirası bıraktıklarının da ipuçlarını verir.

Güneyde Kennedy Caddesi ile Marmara denizine açılan Kadırga, doğusunda Ahırkapı, Cankurtaran, batısında Kumkapı, kuzeybatısında Gedikpaşa ve kuzeydoğusunda Sultanahmet semtleri ile çevrelenmiştir. Bir yarım ay şeklinde denize paralel uzanan Kadırga Limanı Caddesi, sağına Küçük Ayasofya Mahallesi’ni, soluna da Şehsuvar Bey Mahallesi’ni alarak semtin şimdiki yerleşimini şekillendirmiştir.

İstanbul’un fethiyle birlikte iskân politikası kapsamında Müslüman nüfus daha ziyade merkezde toplanmış, Ermeni ve Rumlar gibi gayrimüslim nüfus da Galata, Hasköy, Balat, Kumkapı, Gedikpaşa ve Kadırga semtlerine kaydırılmıştır. Bu semtlerde varlığını koruyan sivil mimari örnekleri bu iskân politikasının günümüze ulaşan etkisini göstermektedir. Semtin ticari hareketliliği de Kadırga Limanı Caddesi ile kesişen Piyer Loti Caddesi’nden yukarı doğru çıktıkça artmaktadır. Kadırga, Kumkapı ve Gedikpaşa’da açılıp kapanan kepenkler bu bölgedeki ticari hareketliliğin çok uzun asırlar boyu süregeldiğinin de bir habercisi gibidir.

Küçük Ayasofya Camii, Sokullu Mehmet Paşa Camii, Sokullu Mehmet Paşa Sarayı, Esma Sultan Sarayı, Esma Sultan Namazgâhı, Helvacıbaşı İskender Ağa Mescidi, Kadırga Hamamı, Kadırga Viladethanesi, Aya Hagia Kyriaki Kilisesi, Fransız Hapishanesi ve Özbekler Tekkesi, semtin tarihsel kimliğini bugüne taşıyan önemli tarihî yapılardır. Bu tarihî yapılardan bazıları günümüze kadar varlığını koruyamamış, kimisi de metruk bir durumda kalmıştır.

29 Mart 2009 tarihinde yürürlüğe giren 5757 sayılı kanunla, Tarihî Yarımada’nın iki ilçesi, “Fatih” adı altında tek bir ilçeye dönüştürülmüş, böylelikle Eminönü Belediyesi sınırlarında yer alan Kadırga semti, Fatih Belediyesi sınırlarına dâhil olmuştur.

2006’da Bakanlar Kurulu’nun kararı gereğince Tarihî Yarımada da başlatılan yenileme çalışmaları daha ziyade Süleymaniye semti ve çevresini kapsamış ve yeterli dönüşüm sağlanamamıştır. Bu noktada yerel yönetimlerin de katkısıyla Kadırga semtinin, ilan edilen yenileme alanlarına dâhil edilmesi, tarihsel dokunun korunması bakımından son derece önemlidir.

1. Kadırga İsmi:
Kadırga, Latince ‘dörtlü’, quadrige ve ‘yürütmek’ manasına gelen agere sözcüklerinden Türkçeye geçmiştir. Türklerin kullandıkları, hem yelkenle hem de kürekle yürüyen muharebe gemileri için kullanılmıştır. Eskiden bu gemilerde mahkûmlar ve esirlerin ayakları bağlanarak, kürek çektirilmek suretiyle kaçmaları ve isyan çıkarmalarının önüne geçilirdi. “Kürek Cezası” ve “Kürek Mahkûmu” tabiri buradan gelmektedir.1 Roma’dan sonra Bizans ve ardından bütün Akdeniz devletleri kadırgalardan kurulu donanmalar vücuda getirmişlerdir.2

Bizans’ta “Portus Novus” “Yeni Liman” olarak adlandırılan bölge, Fatih döneminde de bir süre etkinliğini liman ve tersane olarak devam ettirdiği, büyük kadırgaların demirlediği bir liman olmasından dolayı da 3 “Kadırga” diye anılmaya başlanmıştır.4 Semtin adının Kadırga olarak anılmasıyla ilgili bir rivayet de bu limanın dibinde yer aldığı söylenen batık ve üç güverteli çektirilerdir. Bu rivayeti aktaran, 16. yüzyılda İstanbul’a gelen Fransız tabiat bilgini Pierre Gilles’tir.5

2. Bizantion ve Konstantinus Kentinin Limanlarına Genel Bir Bakış:
Kuruluş tarihi İÖ 695’e kadar giden Bizantion Akrapolisi’nin eteğinde çok iyi korunmuş bir liman vardı. Haliç (Keras), 7.5 km uzunluğunda Akdeniz’deki en güvenli iç limandı.

Megara kolonisinin kurduğu bu kent antik çağ tarihi bakımından bir anlam ifade etse de, arkeolojik anlamda yeterli veriler olmadığı için bu yerleşimin hayali bir rökonstriksiyonun yapılması bile olanaklı değildir.Bizantion’un Yunan kentleriyle olan ticari ilişkileri ise Batı’da Neorion ve Doğu’da Prosforion limanları sayesinde yapılıyordu. Neorion Limanı’nın bugünkü Sirkeci bölgesine denk düştüğü kabul edilse de, kesin yerini belirleyecek bir bilgi bulunmamaktadır.8

Bizantion ve Konstantinapolis’in limanları geçen yüzyıllar içinde varlığını kaybederek geride fiziki bir ipucu bırakmamıştır.9 Belki de topografik anlamda incelenmeye değer konulardan birisi de hiç şüphesiz Bizantion’dan bugüne İstanbul Limanları’dır. Günümüzde olduğu gibi tarihî dönemlerde de limanların kentin ticari hayatına çok önemli katkıları olmuştur. Özellikle eski fotoğraflar ve gravürler incelendiğinde limanlardaki karmaşalar gözlenebilmektedir. Konstantinapol’ün limanları da aynı karmaşadan nasibini almış, Venedik ve Cenevizli tüccarların Akdeniz’e, oradan da dünyaya açılan kapıları olmuştur.

Yazının devamı için, bkz. Aydın Çakırtaş, “Kadırga Semt Tarihi”, İstanbul’un Kitabı Fatih, 1-2-3, II.cild, ed. Fatih Güldal, Fatih Belediyesi, 2013. s.580-603.

Şehr-î YÂR-î Stanbul

Ender Doğan ile İstanbul Türküleri

Ender Doğan ile İstanbul Türküleri

Aşk odu evvel düşer aşıka andan maşuka

Şem-i gör kim yanmadan yandırmadı pervâneyi | Gaybî

Yıllar evvel bu iki mısra, gönül dünyama düşüverdiğinde Şehri İstanbul’la ilgili yazdığım deneme ve şiirleri bir kitap çalışması ile yayınlamaya niyetlenmiştim.

Bu çalışmanın adına da “Şehriyâr Aşklar” deyip kitabın kapak tasarımını bile yaptırdımdı. Ancak, nasıl bir meyve ham iken yenmiyor ve olgunlaşması bekleniyorsa, edebî metinlerde belli bir olgunluğa ulaşmadan paylaşılmıyor.

Gün gelir yine o içimizdeki Şehriyâr, döker hüznünü sayfalara da paylaşırız İstanbulî duyguları…

Bu duyguları yâd etmeme neden olan güzel bir tevâfuk oldu geçtiğimiz günlerde. Radyoculuk yıllarımda birlikte çalıştığım kadîm bir dostum, ağabeyim Mehmet Davut Göksu arayıp yeni kurdukları derneğin açılışına davet etti.

Mehmet Davut Göksu, yıllarca radyo ve televizyon programları hazırlayıp sunmuş, Türkiye Yazarlar Birliği’nin İstanbul şubesinde yönetim kademelerinde de çalışmış, tasavvuf kültürü ile alakalı kıymetli programların altına imza atmış başarılı bir isim, gönlü geniş bir dost.

Tasavvuf musıkisi icracılarından muhterem Ender Doğan ve İbb Kültür Müdürleri’nden Hüseyin Öztürk beylerin de içinde olduğu derneğe Şehriyâr İstanbul Derneği demişler.

Anladım ki Davut ağabey de içinde bir İstanbul aşkı beslemiş yıllarca. Zira birden çıkıvermez böyle aşklar ortaya; o öyle içerden içerden birikir ve ansızın açığa çıkarır kendini…

Herkesin içinde bir İstanbul aşkı, sevdası vardır muhakkak. Yoksa şaşarım size doğrusu!

Oysa bu Şehriyâr şehirde aşık olunacak nice hazineler vardır. Camileri, dergâhları, türbeleri, kütüphaneleri, hanları, hamamları ile medeniyet bahşeden…

Ancak bu şehrin ruhuna bîganeyiz, hala şehrin hüznünü, vaveylâsını duyamıyoruz! Hoyratça bir bakış atıyoruz şehre! Umarsızca yaşıyoruz şehirde!

Bu böyle mi sürüp gidecek, ruhumuz şehrin kalbinden uzakta ızdırap mı çekecek!

Birilerinin o hazineleri ortaya çıkarması ve insan merkezli bir İstanbul resmi çizmesi gerekiyor!

Birilerinin tarafgirlikten ve hoyratlıktan sıyrılıp şehrin kimliğini ortaya koyması ve insanı yaşadığı mekânın ruhunu hissetmeye davet etmesi gerekiyor!

Birilerinin bizi şehre çağırması gerekiyor!

Muhalif bir mimarın dediği gibi, “Dere yataklarına yalancı kazıklarla çaktığınız gökdelenler çocuklarınızın canını yakacak!” gerçeğini birilerinin özgürce haykırabilmesi gerekiyor!

İşte Şehriyâr İstanbul Derneği bu hoyratlıktan sıyrılıp şehri İstanbul’u gerçek manayı münifi ile anlayıp insanı o manaya davet etmeye niyetlenmiş bir dernek.

Geçtiğimiz Perşembe günü güzel bir açılışla “Vira Bismillah” dedi Şehriyârlar. Hem de ne güzel bir zaman diliminde; Perşembe’yi Cuma’ya başlayan gecede, üç ayların arefesinde.

Şehriyârın, birbirinden güzel manaları, çağrışımları var.

Şehr, Arapça ve Farsça isim. Arapça’da “ay” demek. Farsça’da ise Şehr, büyük belde manasına gelir.

Şehrî dediğimizde, yine Arapça’da, “aya mensup, ayla ilgili” manasına gelir. Şehr-i Ramazan gibi.

Farsça Şehrî ise sıfattır; “şehirli” demektir. Osmanlı döneminde, İstanbul’da doğup büyüyenlere “şehrî” denirdi. Âlim, sanatkâr ve devlet adamlarının biyografilerinde “Şehrîdir” ifadesi sıklıkla kullanılmıştır.

Farsça birleşik isim olan Şehr-yâr ise, “pâdişah, hükümdar” manasına gelir. Vakfiyelerde sıklıkla karşımıza çıkan bir ifadedir.

Yine Farsça birleşik isim olan Şehr-istân kelimesi vardır ki, “büyük şehir” manasını ihtivâ eder.

Şimdi Mehmet Davut Göksu üstadın ve arkadaşlarının seçmiş olduğu bu anlamlı kelimenin sırrını daha farklı idrak ediyorsunuz değil mi?

Son olarak, İstanbul’un ruhuna lâyık bu sivil toplum kuruluşunun ismini fakirin anladığı hali ile yazayım;

Şehr-î YÂR-î Stanbul

İster ‘şehirli’ deyin, ister ‘yarin şehri’ deyin, ister ‘şehrin yari’ deyin, ister ‘şehrin hükümdârı’ deyin; yeterki içinde bir yudum İstanbul olsun!

Şehriyâr İstanbul Derneği hayırlı uğurlu olsun! Mehmet Davut Göksu yolun açık olsun!

Bu şehr-i Stanbûl ki bî-misl ü bahâdır

Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır | Nedim

Bu vesile ile üç aylarınızı tebrik ediyorum,

Hoşça bakın zatınıza!

Aydın Çakırtaş – Habername

www.aydincakirtas.com

www.twitter.com/aydincakirtas

aydincakirtas@me.com

This slideshow requires JavaScript.

Doğum Günün Kutlu Olsun Efendim!

hz. Muhammed

Ah Efendim!

Nasıl dile getirilir ki seni sevmek?

Mim Ha Mim Dal.

Muhammed-i Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem.

Muhabbete seninle başlamak Ey Nebî

Selâm etmek sana, âline ve ashabına…

Aşkın nasıl tezyîn eder semtimizi Efendim!

“Ey Habibim!” nidasına nasıl titremez kalp?

Ey nûrdan yaratılan, yaratılmışların en yücesi Efendim!

Yeryüzüne teşrif ettiğin anda yeşerdi âlemin meyvesi!

Ey kâinatın ortasındaki biricik gül, ne olur bize bir gül!

Ey nûruyla dünyanın şeklini değiştiren Nebî!

“Levlâke Levlâk lemâ halaktü’l-eflâk” sırrının öznesi!

Ey Kureyşli kuru et yiyen kadının oğlu Efendim!

“İkra” hitabıyla kalbi titreyen, üşüyen Ümmî!

Üşüyorum yokluğundan, ört beni Efendim!

Kitabın aşkına, kalemin aşkına, varlığın aşkına,

Allah aşkına, ört beni Efendim üşüyorum!

Senin aşkın söz ehlinin kalbine, kalbinden diline,

Zaman dev dalgalı ölüm denizi Efendim!

Kâab gibi gireyim hırkana, sarsın aşkın varlığımı…

Gül Efendim özlüyoruz seni…

Üveys gibi, Yunus gibi özlüyoruz Efendim!

Bir mübarek sefer bekliyor kalplerimiz,

Arayı arayı bulsak izini Efendim,

Çölleri aşıp eşiğine yüz sürse benliğimiz…

Adın kainatın kalbini şenlendirdi Efendim,

Mürekkep seni yazdı kamışın ucunda,

Hattat senin adınla daldı rüyalara,

Hilyeler seni tarife yetmedi Efendim!

“Vemâ erselnâke rahmeten li’l âlemin”

Müzehhib altın altın işledi ismini Efendim,

Nakkaş rengarenk edeple kapadı sûretini,

Varak varak çoğaldı kitabın özünde sevgin,

Vesületü’n-Necât oldun şairin dilinde Efendim…

Nabî gibi özledik seni Efendim,

Edepten yoksun bir çağdan selam ediyoruz,

Ey kûy-i mahbub-u Hüdâ,

Ey nazargâh-ı ilâhi,

Ey makam-ı Mustafâ!

Âkif gibi özledik seni Efendim,

Necid çöllerine serildi ruhumuz kor kor…

Serin serin nefesini aradı bu ten Efendim,

Bir Seylan’lı gibi düşemedik harim-i pâkine….

Düştük pervasız bir çağın kalbine Efendim,

Çilesiz, dertsiz, aşksız, kalpsiz…

Mevlîdinle coşuyor ancak kalplerimiz…

“Ey sevgili, en sevgili! Efendim!

Uzatma dünya sürgünümü benim

Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen, Leylâ dedimse sensin”

Ah Efendim!

“Ey kupkuru çölleri cennete çeviren gül

O bayıltan renklerinle gönlüme dökül

Vaktidir ağlayan gözlerimin içine gül

Ey kupuru çölleri cennete çeviren gül”

Binler sana salât ve selâm olsun,

Doğum günün kutlu olsun Efendim!

Aydın Çakırtaş – Habername

Şehir Kütüphaneleri ve Milli Kütüphane Hayalim!

Habername.com’da okuduğum bir haber üzerine aşağıda okuyacağınız satırlar ortaya çıktı.

Peki bana bu yazıyı yazdıran haber neydi?

Sitenin manşetinde Başbakanın fotoğrafı ile yer alan haberin başlığı; “9 Yıllık Hayali Gerçek Oluyor?” şeklindeydi. İçimden dedim ki; “Evet, Başbakanımız yine büyük bir projeye daha imza atmıştır”

Habere tıkladım ve içerik şöyleydi: “Başbakan Erdoğan’ın yıllardır hayalini kurduğu Şehir Hastaneleri projesi Gül’ün onayladığı yasayla hayata geçecek.”

Ülkemiz için hayırlı uğurlu olsun, gerçekten gerekli ve güzel bir proje.

Ancak beni heyecanlandıran başka bir şeydi ama buna sebep de “Şehir Hastaneleri” ibaresiydi. Zira bir hafızı kütüp edası ile bu ibareyi “Şehir Kütüphaneleri” şeklinde okudum bir an için.

Algıda seçicilik bu olsa gerek ve her algıda seçicilik keşke böyle güzel olsa!

Şüphesiz bir ülkenin gelişmişlik düzeyini belirleyen, bir ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkaran birbirinden farklı alanlar olabilir.

Yollarınız, köprüleriniz, metrolarınız vb. hizmetleriniz ileri seviyede olabilir. Bu hizmetler sizin gelişmişlik düzeyinize katkı sağlayabilir fakat bunların ötesinde bir toplumun kültürü, sanatı, bilimi, irfanı ve topyekün medeniyet tasavvuru herşeyin üzerinde bir anlama inkılâb eder.

Medeniyet tasavvurunuzu güçlendirmek ve gelecek nesillere taşımak için ise kültürden irfana uzanan süreçte verdiğiniz bilgi hizmetlerinin keyfiyyeti çok önem arz eder. Bu hizmetlerde gelişen ve değişen dünyanın gerisinde kaldığınızda varlık savaşı vermeye mahkûm kalırsınız.

İşte bu sebepledir ki en az “Şehir Hastaneleri” kadar “Şehir Kütüphaneleri” de bizim için önemlidir. Bununla da bitmez şüphesiz! “Şehir Müzeleri”, “Şehir Arşivleri”, “Milli Kütüphane”, “Halk Kütüphaneleri” şeklinde çoğalır gider.

İslam Medeniyeti’nin birer ferdi olarak bizler güçlü bir medeniyet bakiyyesi ile muhatabız. “Kökü mazîde olan âtiyiz!”

Cumhuriyet döneminde medeniyetimizin temel taşlarının yerinden oynatılması, 1000 yıllık alfabemizin, milli hafızamızın aldığı darbeye rağmen ayaktayız ve medeniyet köklerimiz sapasağlam!

Bu medeniyetin kütüphaneleri Köy Enstitüleri marifetiyle Cumhuriyet döneminde kurulmadı! Bu milletin milli hafızası kütüphanelerimiz elit bir tabakanın himayesinde Atatürkle başlamıyor, İnönü ile başlamıyor!

Bu medeniyetin hafızası Beytü’l-Hikmeler, Beytü’l-İlmler, Darü’l-İlmler, Darü’l-Hadisler, Darü’l-Kurralar, Medreseler, Mektepler ve daha nice eğitim müesseselerine kadar gider.

Bu medeniyet binlerce yıldır “Vakıf Ruhu” ile yoğrulmuş ve hayr işlerin etrafına pervâne olmuş bir medeniyettir.

Bu medeniyet kütüphanelerinin girişine “Fiha kütübün kayyimetun” yazacak kadar düşünceli, kuşlar için dahi vakıf müessesini işletecek kadar ince bir medeniyettir.

Hal böyle iken devraldığımız kültür bakiyyesini üst seviyelere taşımamız gerektiği aşikârdır. Bunun en önemli şartlarından bir tanesi de kütüphaneciliğimizin, arşivciliğimizin ve müzeciliğimizin standartlarını yükseltmektir.

Amerika, Kanada, Avustralya ve Avrupa Ülkeleri’nin pek çoğu bu konuda bizden fersah fersah ileride. Hatta Orta Asya ülkelerinin bazıları da bizi geçmiş durumda!

Küçük bir mukayese yapmak istiyorum:

Amerika’nın ulusal kütüphanesi olan Kongre Kütüphanesi’nde (Library of Congress), toplam koleksiyon adedi 150 milyon. Her yıl Kongre Kütüphanesi için ayırdıkları bütçe 778 milyon dolar.

Bizim Milli Kütüphane’deki toplam koleksiyon adedi bir diğer ifade ile materyal adedi 3 milyon küsür.

Amerikan Kongre Kütüphanesi’nin internet sayfasında bütçeleri şeffaf bir şekilde kamuoyu ile paylaşılmış. Ben de Milli Kütüphane’nin beş para etmeyen internet sitesine baktım bütçe ile alakalı bilgi bulamayınca Kültür Bakanlığı’nın bütçesine baktım. Zira Milli Kütüphane Kültür Bakanlığı uhdesinde hizmet eden bir kurum.

Bütçeden 2012 yılında Kültür Bakanlığı için ayrılan bütçe 1 milyon 300 bin TL. Yani koskoca Kültür Bakanlığı’nın bütçesi Amerika Kongre Kütüphanesi’nin bütçesi ile denk.

ABD bütçesi bizim bütçemizin kat kat üzerinde olabilir lakin bu bütçeden ziyâde anlayış meselesi. Biraz kritik analitik düşündüğünüzde bilgi hizmetinin önemini ve bütçesinin pek çok kaleme göre daha fazla olması gerektiğini teslim edebilirsiniz.

Şimdi ülkemiz değil 778 milyon dolar bütçe; Milli Kütüphane için yıllık 100 milyon dolar bütçeyi ayıramayacak kadar aciz mi? Elbette değil. Kanaatim odur ki; birkaç milyar dolar bütçe bile ayırabiliriz!

Peki sorun nerede?

Sorun çok gerilere gider ama dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Kısa ve net ifade edeceğim.

Sorun basiretsiz, vizyonsuz, vurdumduymaz sözüm ona kütüphane, müze ve arşiv yöneticilerinde!

Eğer bir yönetici politikacıları, yasa yapıcıları proje yaparak tabiri caizse kesenin ağzının açılmasına ikna edemiyorsa o yöneticiden yönetici dışında herşey olur! Oturduğunuz koltuğun hakkını vermelisiniz!

Her geçen gün Avrupa’da milyonlarca kitaplık, modern, kullanışlı, teknoloji ile donatılmış şehir kütüphaneleri açılıyorken siz koltuğunuzda oturup geliştirdiğiniz kütüphanecilik teorileri ile hiçbir işe yaramassınız. İsminizin önündeki akademik kimliklerin bu anlamda hiçbir anlamı kalmaz. İşi yapacak olan akademik ünvanınız değil; bilakis bakış açınızdır.

Herşeyden önce bir şeyi kendinize dert etmelisiniz, uykularınızı işgal etmeli o dert, heyecan duymalı, aşk ile şevk ile çalışmalısınız ki muvaffak olasınız!

Başa dönelim; “Şehir Hastaneleri” haberini “Şehir Kütüphaneleri” diye okudum evet. Artık sayın Başbakanımızın büyükşehirlerimize şehir hastaneleri ile beraber şehir kütüphanelerini de teşvik etmelerini bekliyoruz, ümid ediyoruz. Zira daha güzel ve donanımlı hastanelerle insana değer verdiğimiz gibi daha güzel ve donanımlı kütüphanelerimizle de insanı merkeze alsak daha anlamlı olmaz mı?

Kültür ve medeniyetimizin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması noktasında sayın Başbakanımızın ve ekibinin güzel hizmetleri oldu. O güzel hizmetlere bilhassa şehir kütüphaneleri kurarak ve daha da önemlisi Milli Kütüphane’ye ciddi bir bütçe ayırarak devam etmelidir.

Bu noktada mevcut siyasi iradeye tavsiyem başlıbaşına bir “Şehir Kütüphaneleri Başkanlığı” adı altında çok büyük bir hizmet hamlesi başlatması ve Milli Kütüphane’nin yapısını A’dan Z’ye kökünden değiştirerek, her gelen siyasinin bir müdahale alanı olmaktan çıkarıp devasa ve uluslar arası emsalleri ile yarışacak bir seviyeye getirilmesidir.

Hemen yarın hükümet kolları sıvayıp bir komisyon kursa, Şehir Kütüphaneleri ve Milli Kütüphane hamlesi için  bir kaç milyar dolar bütçe ayırsa neler olur biliyor musunuz? Neler olmaz ki! Kütüphaneciliğimiz reform ve rönasansını yaşar!

“Ama bu hayal!” diyorsunuz değil mi?

Evet, gerçekten hayal! Lakin ben de şu üç kuruşluk dünyada bu hayallerle mutlu olabiliyorum!

Hoşça bakın zatınıza!

Aydın Çakırtaş – Habername

This slideshow requires JavaScript.

Gönül Hangâhından Muhlis Neş’eler; Tokat Mevlevîhânesi

Yazı: Aydın ÇAKIRTAŞ* Fotoğraflar: Murat Oruç, Aydın Çakırtaş

“Asırların imbiğinden süzülerek gelen varoluş sırrının, çile çeken bir gönül hangâhındaki raksıyla, bir eli varlığa bir eli yokluğa açılan kapısıdır Mevlevîhâneler. Fanî oluşun yanı başında duran bu mekânlar mânâ yolculuğuna çıkmış gönüllere muhlis neş’eler saçarlar.”

Hacı Bektaş-ı Velî tarafından, “âlimler konağı, fazıllar yurdu ve şairler yatağı”   övgüsüne mazhar olan şehr-i Tokat için Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Fî Hi Mâ Fîh isimli meşhûr eserinde, “Tokat’a gitmek gerek, çünkü Tokat’ta iklim ve insanlar mutedîl” der.

Selçuklu ve Osmanlı izlerinin belirgin olduğu, buram buram tarih kokan bu şirin Anadolu şehri, bağrında pek müstesnâ şahsiyetler yetiştirmiştir. Fatih Sultan Mehmed’in hocalarından Molla Hüsrev, hafız-ı kütübü Molla Lütfî, büyük düşünür ve şeyhülislâm İbn-i Kemâl, Şeyh Mehmed Emin Tokadî ve Plevne müdafî Gazi Osman Paşa gibi şahsiyetler, Mevlâna’nın asırlar evvel işaret buyurduğu mutedîl iklimde yetişmiş âriflerdir.

Bir de, yetişen şahsiyetler kadar şehirlerin ruhunu sarıp sarmalayan mekânlar vardır. İnsan ile mekânın buluşması; madde ile mananın, varlık ile yokluğun buluştuğu yerdir adeta. Zira, “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn”dir. Tıpkı Ârifler şeyhi Mevlânâ ile onu yoklukla eritip mana denizine salan Şems’in buluşması gibi.

Asırların imbiğinden süzülerek gelen varoluş sırrının, çile çeken bir gönül hangâhındaki raksı ile, bir eli varlığa bir eli yokluğa açılan kapısıdır Mevlevîhâneler. Fanî oluşun yanı başında duran bu mekânlar mana yolculuğuna çıkmış gönüllere muhlis neş’eler saçarlar.

Camileri, hanları, hamamları, kervansarayları ve konaklarının arasında arz-ı endâm eyleyen Tokat Mevlevîhânesi de bambaşka bir güzellik bahşediyor insanoğluna. İçimizde yaşayan bu güzelliklerle ilgili farkındalık oluşturmak, kültürel muhayyilemizi zenginleştirmek ve taşınmaz kültür varlıklarını ihya etmek bakımından fevkalâde önemlidir.

Mevlevîlik ve Tokat Mevlevîhânesi:

Mevlevîlik veya Mevlevîyye kültürü, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’den Şems-i Tebrîzî’ye, ondan Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi ve Hüsameddin Velid’e doğru müteselsilen devam eden köklü bir kültürdür.

13. asırda Mesnevî bahçesinde yakılan ateş, o günden bugüne Anadolu sufî geleneğinde önemli bir çığır açmış, hem tarikat hem de felsefî bir doktrin olarak tüm Anadolu ve Balkanlar’ı kuşatmıştır.

Bu süreç içerisinde Mevlevîlik, kendine münhasır bir üslûb ve estetik ile tasavvufî yaşamın adeta sistematik kurallarını dercetmiştir. Bu kuralların oluşumunda ise Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin eserlerinde verdiği öğretiler kadar; bu öğretiler ışığında neş vü nemâ bulan Mevlevîhâne geleneğinin payı büyüktür.

Mevlevîlik ve mevlevîhânelerin tarihi seyrini sağlıklı bir şekilde tasnif edebilmek için; Feridun b. Ahmed Sipahsalar’ın Risâle-i Sipahsalar’ı, Ahmed Eflâki’nin Menâkıbü’l-Ârifîn’i, Sâkıb Dede’nin Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyye’si, Esrar Dede’nin Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye’si, Ali Nutkî Dede ve Abdülbâki Nâsır Dede’nin Defter-i Dervişân’ı gibi önemli kaynaklara müracaat etmek zaruridir.

Kaynaklara göre Mevlevîlik, Mevlâna sonrası dönemde ilk olarak Hüsâmeddin Çelebi (ö.683/1284) ile başlamıştır. Sonrasında ise, 1292’de irşâd makamına geçen Sultan Veled’in Selçuklu hânedânı ve Türkmen beyleriyle iyi ilişkiler kurması neticesinde, yetiştirilen halifeler Amasya, Erzincan ve Kırşehir’e gönderilerek Mevlevîlik yaygınlaştırılmaya başlanmıştır.

Sultan Veled’den sonra posta geçen oğlu Ulu Ârif Çelebi döneminde, Mevlevî tarîkatına dair usullerin yerleşmesi ve yaygınlaşması sağlanmış, 14.asır başlarında da tarikatın teşkilâtlanması tamamlanmıştır.

Mevlâna sonrası, Hüsameddin Çelebi ile başlayan süreçte Anadolu’da Mevlevî halifeler tarafından Mevlevî tekkeleri ve zâviyeleri kurulmuştur. Eflâkî’nin verdiği malûmata göre bu zâviyeler; Amasya’da Çelebi Hüsameddin halîfesi Alaaddin Amasyavî, Kırşehir’de Veled Çelebi’nin halifelerinden Süleyman, Erzincan’da Hüseyin Hüsameddîn, Karaman’da Ulu Ârif Çelebi halifelerinden Mehmed Bey, Niğde’de Nasûhiddîn Sebbağ, Tokat’da Fahreddîn-i Irâkî tarafından açılmıştır.

Tokat Mevlevîhânesi hakkında bugüne kadar yapılan araştırmaların sayısı oldukça azdır. Hasan Yüksel’in “Tokat Mevlevîhânesi” adlı makalesi ile Mehmet Beşirli’nin “XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Tokat Mevlevîhânesi ve Gelirleri İle İlgili Sorunlar” adlı makalesi yapılan iki özgün çalışmadır.

Tokat’ın Mevlevîlikle münasebeti Mevlânâ’nın henüz hayatta olduğu döneme rastlamaktadır. Ahmed Eflakî’nin naklettiği bilgilerden öğrendiğimize göre; Selçuklu Veziri Muineddin Pervâne’nin daveti ve Mevlânâ’nın müsadesiyle şeyh Fahreddin-i Irâkî Tokat’a gitmiştir. Adına bina ettirilen hangâhda şeyhlik yapan Fahreddin, bu bölgede Mevlevîliğin halk arasında yaygınlaşmasına hizmet etmiştir. Eflâki, onun her daim medresedeki semâ âyinlerinde hazır bulunduğunu ve Mevlânâ’nın büyüklüğünü bahisle; “Hiç kimse Mevlânâ’yı gerektiği gibi anlayamadı. O bu dünyaya garip olarak geldi, garip olarak gitti” dediğini nakleder.

Mevlevîliğin Tokat’a nüfûz etmeye başladığı dönemlerde şehrin dinî otoritelerinin de hatırı sayılır bir mevkide olduğunu anlıyoruz. Zira Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn’de Tokat’ın ileri gelen müderrislerinden, kendisinin de öğrencisi olduğu ‘Zeyneddin’ mahlaslı Abdülmümin-i Tokadî’nin vasıflarını şu sözlerle tarif eder: “Müderrislerin sultanı, son gelen binginlerin özü, akıl ve nakil ilimlerinin denizi, furû ve usulü kendinde toplayan, şeriat ve dinin süsü, bilgi ulularının üstadı ve Rum ülkelerinin ender yetiştirdiği bir bilgindi. Ona, ‘zamanın Numan’ı, mânâların engin denizi’ derlerdi. Takvada, amelde ve fetva bilgisinde ikinci bir Ebû Yusuf’tu.”

Yine aynı kaynakta rivâyet edilen bilgilere göre; Veled Çelebi döneminde de Ulu Ârif Çelebi ve annesi Garâke Hatun da Tokat’a gitmiştir. Ulu Ârif Çelebi’nin Tokat’ta, Ârife-i Hoşlikâ adında bir mürîdesi vardır. Eflâki’nin aktardığı bir hikâyede de Ulu Ârif Çelebi’ye tazim ve hürmetin ne boyutta olduğunu anlıyoruz: “Bir gün Garâke Hatun Tokat şehrinde Çelebi hazretlerine hadden aşırı saygıda bulunuyor ve baş koyuyordu. Sultanın karısı Gumac Hatun, Muineddin Pervâne’nin kızı Havendzâde, Şarabsâlâr’ın, Mustevfi’nin ve daha başkalarının kızları gibi ileri gelen hanımlar itirazda bulundular ve: “Anneye oğlunun önünde baş koymak ve ona bu derece değer vermek düşmez, çünkü eğer talihli bir oğul annesini değerli tutsa, onun önünde baş koysa ve onun elini öpse, bu yerinde bir hareket olur ve bunu caiz görmüşlerdir” diye Garâke Hatun’u ayıpladılar. Bunun üzerine Garâke Hatun: “Tanrı daha iyi bilicidir. O, hidayete ulaşanları daha iyi bilir. Ben Ârif’i gördüğüm vakit onu Mevlânâ sanıyorum, o halin ışığı benim canıma yansıyor ve o ışığın parlaklığına dayanamıyorum. Bu yüzden onun önünde baş koyuyor ve ben onu oğlum yerinde değil, belki şeyhim yerinde görüyorum”dedi. Cuma günü semâ toplantısında bütün hatunlar toplanmışlardı. Çelebi hazretleri de vecdler ve heyecanlar gösterip şu rubaiyi söyler: “Biz, göze görünmez lâtif bir canız / Yerde gözükürüz fakat yersiziz / Biz yüzümüzden örtüyü kaldırırsak, herkesin aklını gönlünü kaparız.”

Yine dönerek, raksederek şu rubaiyi söyler: “Aşkın mayası ruhlar âlemindeydi, aşkın sütannesi ezelde lâtif biz rüzgardı / Başına aşk gölgesi düşen kimse, güneş gibi tamamiyle ruh olur.”

Ulu Ârif Çelebi döneminden itibaren Fatih Sultan Mehmed dönemine kadar Tokat’ta Mevlevîliğe dair başka bir kayıt bulunmamaktadır. Hasan Yüksel’in Tapu Kadastro arşivlerinden ve Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivlerinden istifade ederek yazdığı makalesinde belirttiği üzere, 1455 tarihli bir tahrir defterinde, Tokat mahalleleri arasında 32 hanelik Mevlevîhâne mahallesi ve aynı tarihte mevcut bulunan 34 hangâhdan birisinin de Mevlevîhâne olduğu kaydı, Tokat’ta müstakil bir Mevlevîhâne’nin varlığını kanıtlayan en eski kayıttır.

Uzun yıllar Tokat Müze Müdürü olarak görev yapmış olan ve şu anda Tokat Mevlevîhâne Müzesi Müdürü olan Ekrem Anaç’ın araştırmalarından edindiğimiz bilgilere göre ise, ilk Mevlevîhâne olarak kullanıldığı tahmin edilen Pervâne Zaviyesi adında bir zâviyenin adının kayıtlarda geçtiğini, 13. yüzyıldan bugüne ulaşan yedi adet zaviyenin arasında bu isimle bir zâviyenin bulunmadığını öğrenmekteyiz.

Fatih döneminde, 1471 tarihinde Tokat’ı ele geçiren Uzun Hasan’ın şehri baştan sona tahrip etmesi neticesinde, Hasan Yüksel’in arşiv belgelerine dayandırdığı 32 hanelik Mevlevî mahallesinin 8 haneye düştüğü ve tahribattan Mevlevîhâne’nin de nasibini aldığı ifade edilmektedir. Zira, 1576 tarihli Defter-i Evkâf-ı Rum içinde Tokat merkez kazasına ait vakıf kayıtları arasında Mevlevîhâne’ye rastlanılmamaktadır. 1485 tarihinden ise, Mevlevîhâne Mahallesi, Hoca İbrahim adı ile teşmil edilmeye başlanmıştır.

Tokat Mevlevîhânesi ile ilgili müracaat edilen kaynak, 1656 yılında Tokat’a gelen Evliyâ Çelebi’nin seyahatnâmesidir. Seyahatnâme’de Tokat Mevlevîhânesi şöyle tarif edilmektedir:

“Evvelâ, cümleden ma‘mûr u âbâdân derûn-ı şehrde tekye-i Mevlevîhâne-i Hazret-i Mevlânâ’dır. Bânîsi merhûm ve mağfûrunleh Süğlün Musli Paşa’dır kim Sultân Ahmed Hân vüzerâlarındandır, lâkin Sadrıa‘zam olmamışdır, ammâ bir sahiyyü’l-vücûd ve sâhib-i kerem ve sâhib-i cûd olmak ile rûh-ı Mevlânâ’yı şâd ve tarîk-i Hâcegân fukarâların dilşâd etmek içün bir mevlevîhâne bünyâd etmişdir kim misli bir diyârda yokdur. Meğer İslâmbol’da Beşiktaş Mevlevîhânesi ola, ammâ bunun andan ziyâde evkâfı olmağile gâyet ma‘mûrdur ve semâ‘hâne etrâfında semâ‘zen fukarâlarının hücrelerinin cümle revzenleri, cânib-i erba‘asındaki şükûfe ve murgzârlı bâğ-ı İreme nâzırdır. Ve haftada iki gün mukâbele olup âyîn-i Mevlânâ iderler kim gûyâ fasl-ı Hüseyin Baykara fasılları olur. Husûsan sızıltızâdeler nâm neyzenleri var kim her biri san‘atının ferîdidir. Ve şeb ü rûz-merreteyn cümle fukarâya ve ba‘zı ehibbâya ni‘met-i Mevlânâsı mebzûldür”

Evliyâ Çelebi’nin anlattıkları göre, Sultan Ahmet’in vezirlerinden Sülün Muslu Paşa tarafından inşa ettirilen Tokat Mevlevîhânesi, derviş hücrelerinden oluşan, tezyinâtı ile göz kamaştıran ve haftada iki gün ayîn yapılan bir merkez konumundadır.

Sezai Küçük’ün “Mevlevîliğin Son Yüzyılı” isimli eserinden edindiğimiz bilgiye göre, asıl vakfiyesi bulunmayan Tokat Mevlevîhânesi, Aralık 1703 tarihli bir hüccet ve Nisan 1819 tarihli bir ilmühaberde Muslu Ağa Vakfı olarak kayıtlıdır ve 1638 tarihinde inşa edildiği anlaşılmaktadır ve bunu 1911 tarihli Tokat Mevlevîhânesi şeyhi Mehmed Hâdî Efendi’nin Konya’daki dergâha gönderdiği belgeler de destekler mahiyettedir.

Yine Mehmed Hâdî Efendi’nin Konya’ya gönderdiği belgede Muslu Ağa’nın inşa ettirdiği Mevlevîhânenin ilk şeyhinin Ramazan Dede olduğu anlaşılmaktadır.

 “Ashâb-ı hayratdan müteveffâ yeniçeri ağası Muslu Ağa nâm sahibü’l-hayrâtın binâ ve ihyâ eylediği Mevlevîhânesi evkâfından” ibaresinden anlaşıldığına göre, Yeniçeri ağası Muslu Ağa Mevlevîhâne’yi bina ettikten sonra, şeyh ve fukârâlarının maişetlerinin karşılanması için bir de vakıf teşkil etmiştir.” Tokat Mevlevîhânesi şeyhi olanlar aynı zamanda vakfın da mütevellisi olmuşlardır. Meselâ kayıtlarda, 1814’de Şeyh Mehmed Emîn Efendi’nin vakfın mütevellisi olduğu “Mevlevîhâne-i şerîf şeyhi ve mütevellisi” ifadesinden de anlaşılmaktadır.

1703 tarihli hüccet kayıtlarından anlaşıldığına göre, Muslu Ağa tarafından inşa edilen ve pek çok gelir kaynakları bulunan Mevlevîhâne zamanla yıkılmış, vakıfları yok olmuş ve geriye sadece arsası ve kapan hanı kalmıştır. Bu han da bir yangında yok olduktan sonra 1703’te postnişin olan Müderris Şeyh Mehmed Efendi tarafından bugünki Tokat Soğuk Pınar Mahallesi Behzat Bey Sokağı’ndaki Mevlevîhâne’yi inşa etmiştir. Bu inşa edilen yapının kimi kaynaklarda yıkılmadan günümüze kadar tamiratlarla varlığını koruduğu söylense de Sanat Tarihi uzmanı Ekrem Anaç’ın araştırmalarına göre binanın varlığını koruyamadığı ve 1845-1875 yılları arasında Sultan Abdülmecid tarafından aynı arsa üzerine yeniden bina ettirilerek şeyhlik makamındaki Ali Rıza Dede’ye atiyye olarak verildiği görüşü ağır basmaktadır.

Tokat Mevlevîhânesi’nin postnişinliğine sırasıyla kimlerin geçtiğine dair düzenli bilgiler olmamakla beraber, II. Meşrutiyet döneminde Tokat Mevlevîhânesi şeyhliği vazifesinde bulunan Mehmed Hadî Efendi’nin Konya’ya gönderdiği mektubunda verdiği listeler bu konuda aydınlatıcı bilgiler içerir. 1638’den itibaren sırasıyla, Şeyh Ramazan Dede (1638), Tâlib Şeyh Mehmed Dede (ö.1688), Şeyh Müderris Mehmed Efendi (1703), Şeyh Hafız Emin (Mehmed) Efendi (1790), Şeyh Osman Dede (1819), Şeyh Hasan Efendi (1821), Şeyh Ali Rıza Efendi (1845), Şeyh Mehmed Hadî Efendi (1875), Şeyh Abdulhadî (Ergin) Efendi Tokat Mevlevîhânesi’nin postnişinliğini yapmışlardır.

Bahse değer bir ayrıntı da şudur: I. Dünya Savaşı’nın ilânı zamanlarında yapılan asker sevkiyatı sırasında, savaşa gönüllü olarak katılmaları, önlerinde sancak ve bayrakları, başlarında şeyhleri bulunan 40-50 Mevlevînin özel elbiseleriyle Tokat Askerlik Şubesi önüne gelerek askere uğurlanışları Tokat’ta büyük bir coşku yaratmıştır. Bu yönüyle Tokat Mevlevîhânesi’nin millî mücadeledeye madden ve manen destek sağlaması dikkate şayandır.

Yeniden inşasından sonra, tekke ve zâviyelerin kapatılmasına kadar Mevlevî Dergâhı olarak varlığını sürdüren yapı, daha sonra kadınlar hapishanesi ve Kur’ân kursu yapılmış ve bütün bu süre içerisinde hiçbir bakım ve onarım görmemiştir. Yapı yıllar sonra nihayet Vakıflar Genel Müdürlüğünce 2000-2004 yılları arasında gerçekleştirilen başarılı bir restorasyonla kurtarılmıştır. Tokat Mevlevîhânesi şimdilerde Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlı vakıf müzesi olarak hizmet vermekte ve büyüleyici iklimini yerinde temaşa etmek isteyen misafirleri bir hamûşan ruhuyla ağırlamaktadır.

Tokat Mevlevîhânesi’nin Mimari ve Tezyînî Özellikleri:

İki katlı olarak binâ edilmiş olan Ahşap Mevlevîhâne mimari konum ve tezyînî unsurlar bakımından Türkiyede’ki Mevlevîhâneler içinde en dikkat çekenlerin başında gelir. 19. Yüzyıl barok sanatının Anadolu’daki en güzel örneklerinden biridir. Binanın en görkemli cephesi, ahşap barok motiflerle bezenmiş sütun dizisine sahip ve bütün cephe boyunca uzanan balkonu sebebiyle Beysokağına bakan cephesidir. Diğer cephelerde ise sade bir ihtişam gözlenmektedir.

Mevlevîhanenin alt katı günlük kullanım için genişçe bir sofadan geçilen dört odadan müteşekkildir. Sofanın hemen sağında görkemli tavan göbeği ve kitaplığı ile diğer odalardan farklı, Şeyhin misafirlerini kabul ettiği baş oda bulunmaktadır. Bu odaların içerisinde döneme ait el yazmaları, taş baskı kitaplar, Kur’ân-ı Kerim, kırmızı ipekten el dokuması kâbe iç örtüsü ve şecereler sergilenmektedir.

Sofanın sol tarafında kalan odada, en eskisi 14. yüzyıla ait pirinç ve bakır şamdanlar bulunmaktadır. Bunlar arasında, üzerinde figürler bulunan 14. yüzyıla ait şamdan nadir bulunan bir eserdir. Yine, Sultan Beyazıt’ın Annesi Gülbahar Hatun’un yaptırdığı ve Gülbahar Hatun Camii’ne hediye ettiği şamdanlar da bu odada sergilenmektedir.

Alt kattaki en geniş odada, bölge camilerinden gelen ve 16. yüzyıl ile 20.yüzyıl arasına tarihlenen, Sivas, Kırşehir, Doğu Anadolu, Konya, Niğde, Orta Anadolu ve Güneydoğu Anadolu yörelerine ait halı, kilim ve seccadeler hareketli paneller üzerinde teşhir edilmektedir.

Sofanın sonunun sağ yanından, güney cepheye kadar sofa ile aynı doğrultuda uzanan  koridorda, 17. yüzyıla ait, Tokat Ulu Camii ahşap tavan göbeği ile Musluağa konağına ait, kalem işi boyamalı ahşap parçalar görülmektedir.

Bu dar koridordan geçilen güneybatıdaki küçük odada ise çoğunlukla 13. Yüzyıldan kalma çiniler ile 16. yüzyıla ait, Sakal-ı Şerif kutuları ve 19. Yüzyıla ait saatler sergilenmektedir.

Sofanın sol tarafında bulunan küçük alanda, 18 ve 19. yüzyıllarda dokunmuş, Tokat, Malatya yörelerine ait kilimlerin sergilendiği küçük bir mekân bulunmaktadır.

Binanın her bir detayında müthiş estetik unsurlar göze çarpmaktadır. Bunlardan bir tanesi de kısmen kesme taş ve üzeri örtülü ahşap bir merdivenle ikinci kata çıkarken ahşap merdivenin başında, korkuluğu duvara sabitlemek için yapılmış ve geçit şeklinde düzenlenmiş ahşapların birleştiği yerdeki barok ahşap oymaların arasında beliren Mevlâna sikkesidir.

Gösterişli balkonun diğer ucuna, Behzat Deresi manzarasını görecek şekilde yarım metre yükseltilmiş bir seyir köşkü konulmuştur. Balkonun orta hizasına yerleştirilmiş, barok ahşap oyma göbekli ve üst taraflarında Arapça sülüs bir yazı ile “Ya müfettiha’l-ebvâb” (Ey kapıları açan Allah’ım!) “İftahlena hayre’l-bab” (Bize hayır kapılarını aç) yazan iki kanatlı bir kapı ile semâhâneye girilmektedir. Semâhâne, doğu yönündeki ahşap kafes ile ayrılan kadınlar mahfili hariç tek bir mekân olarak düzenlenmiştir.

Semâhânenin ortasında on altı adet ahşap sütunun taşıdığı bağdadî bir kubbe bulunmaktadır. Eşsiz bir işçiliği olan, ahşap tavan göbeğine sahip bu kubbenin altında onaltıgen semâ alanı oluşturulmuştur. Her ahşap sütunun üst kısmında, Allah, Muhammed, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin, Talha, Zübeyr bin Avvam, Ebu Vakkas, Said bin Zeyd, Abdurrahman bin Avf, Ebu Ubeyd bin Cerrah ve Mevlânâ isimleri yazılı levhalar bulunmaktadır. Ahşap parmaklıklarla ayrılan bu alana, çift kanatlı kapı önündeki açıklıktan geçilmektedir. Bu bölümde semâ töreni canlandırılmaktadır.

Ayrıca Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile birlikte Tokat Mevlevîhânesi’nden Müze Müdürlüğüne giden eserler tekrar Mevlevîhâne Müzesi’ne kazandırılmış olup, bu mekânda sergilenmektedir. Bu eserlerden biri olan semâ talim tahtası nadir bir örnektir. Aynı mekânda sergilenen Osmanlı dönemine ait Arakiyyeler, Mevlevî Külahları, 999’luk kuka tesbihler, kudümler, bendirler ve neyler insanın ruhunu o iklime sabitleyen bir evsafa sahip.

Diğer köşede, üst kısmında, ahşap oyma süslemelerle çevrili, eliptik panel içerisinde, Kur’an-ı Kerim’in Beyyine Suresi’nin 3. Âyetinden alınmış, “Fiha Kütübün Kayyime” (Doğru hükümler ondadır) yazan küçük, güzel bir kitaplık vardır.

Giriş kapısının her iki yanında, saz ve söz icracısı Mevlevî dervişleri için, diğer alanlardan ayrılmış alanlar vardır. Bu alanların üzerine kadınlar bölümünün önündeki merdivenle çıkılan yüksek mahfil yerleştirilmiştir. Mahfili taşıyan ahşap direklerin mahfille birleştiği yerlerdeki ahşap oymalar çok gelişmiş bir zevkin ürünüdür. Bu merdivenlerin başlangıcında da, barok ahşap motiflere sahip oyma üzerinde Mevlevî sikkesinden oluşan süsleme tekrar edilmiştir.

Balkonun doğu tarafında yan yana bulunan iki sade kapı ile kadınlar mahfiline ve bütün doğu cephesi boyunca uzanan dar bir koridora ve yanındaki odaya geçilmektedir. Bu alanda 16. ve 20. yüzyıllar arasına tarihlenen Kazak etkili Anadolu ve Malatya, Doğu Anadolu, Güneydoğu, Anadolu Sivas ve yörelerine ait Halı ve Seccadeler teşhir edilmektedir.

Ruhu mana ile eriten bu mekânın Şemsi Tebrîz-i ve Mevlânâ’nın tutuşturduğu aşk ateşini hissettirdiğine bir kez daha şahit oldu gözlerimiz. Fırsat bulan her gönül Tokat Mevlevîhânesi’nin bu yokluk bahşeden kapısından girip ruhlarını varlıkla tezyîn etmelidir. Gaybî’nin ifadeyi meramı gibi:

Aşk odu evvel düşer aşıka andan maşuka

Şem’i gör kim yanmadan yandırmadı pervâneyi

* Araştırmacı, Yazar

Kaynakça:

A. Süheyl Ünver, “Osmanlı İmparatorluğu Mevlevîhâneleri ve Son Şeyhleri”, Mevlânâ Güldestesi, Konya 1964, s. 30-39.

Abdülbâkî Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1983.

Abdülbâkî Gölpınarlı, Mevlevî Adab ve Erkânı, İstanbul 1963.

Abdülbâkî Nâsır Dede, Defter-i Dervişân II, İSAM, nr. 18112.

Ahmed Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn, MEB Yayınları, İstanbul 1989, I-II.

Ahmed Yaşar Ocak, “Zaviyeler”, Vakıflar Dergisi, sy. XII, Ankara 1978, s.247-269.

Ali Nutkî Dede, Defter-i Dervişân I, Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa nr. 1194.

Bahâ Tanman, “Âsitâne”, DİA, III.

Barihuda Tanrıkorur, “Türk Kültür ve Mimarlık Tarihinde Mevlevîhânelerin Yeri ve Önemi”,       III. Millî Mevlânâ Kongresi, 12-14 Aralık 1988, Konya 1989, s. 61-72.

Barihuda Tanrıkorur, Türkiye Mevlevîhânelerinin Mimârî Özellikleri, (Basılmamış Doktora Tezi), Konya 2000.

Barihuda Tanrıkorur, “Mevleviyye”, DİA.

Cinuçen Tanrıkorur, “Mevlevîlikte Mûsıki”, III. Milletlerarası Mevlânâ Kongresi, 12-24 Aralık 1988, Tebliğler, Konya 1989, s.111-116.

Esrar Dede, Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye, Millet Kütüphanesi, Ali Emiri, nr. 756.

Evliyâ Çelebi, Seyâhatnâme, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1985, I-X.

Halis Turgut Cinlioğlu, Osmanlılar Zamanında Tokat, Tokat 1951.

Hasan Yüksel, “Tokat Mevlevîhânesi”, SÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, sy.2, Konya 1996.

Hür Mahmud Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İstanbul 2004, s.456-457.

Mehmet Beşirli, “XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Tokat Mevlevîhânesi ve Gelirleri ile İlgili Sorunlar”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, sy.2, Elazığ 2003, s. 337-373.

Mevlânâ Celâleddîn Rûmi, Mesnevî, İstanbul 1990, I-V.

Sezai Küçük, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, İstanbul 2003.

This slideshow requires JavaScript.

Huzur ve Hüzün Semti; Eyüp Sultan!

8 Temmuz Pazar günü Habername.com ailesiyle Eyüp Bahariye Mevlevîhanesi’nde bir araya geldik.

Tabi bu güzel mekâna giderken bilerek ve isteyerek yolumu Eyüp Camii ve civarına düşürmüştüm. Bu küçük zaman diliminde gönlüme inşirah bahşeden ve yine gönlüme hüzün serpen birkaç anımı siz kıymetli okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Seher vaktinin eşsiz güzelliğini de yanıma alıp Aydos’un eteklerinden Mihmandâr-ı Resul diyârı Eyüp Sultan’a doğru yola revân olmuştum.

Şehirlerin ecesi İstanbul’da sur dışında kalan lakin sur içinden de kıymetli olan Eyüp Sultan semtine gitmek düşüncesi bile her seferinde insanı derin bir huzura davet ediyor.

Nedir bu huzurun kaynağı?

Sizi semtinizden alıp başka bir semtin sinesine bırakan şeyin adı ne?

Konstantinapol’u İslambol yapan, küffar beldesini belde-i tayyibeye çeviren ne ise galiba bizi de yola revân eden de o.

Kalabalıklar içinde münferid çığlıklar atarak huzur ve sükûn içre bir semt aramanız bile bir Hicret heyecanı adeta.

İşte Eyüp Sultan semti de İstanbul içinde hicret edilebilecek, manevi ikramları bol bir semt.

Eyüp Sultan, kalbe devâ sadra şifa bir diyâr.

İstanbul, günlük telaşelerin arasında zamanın sürekli aktığı, insan ve mekân ilişkisinin mütemadiyen tebdîl ettiği efsunkâr, tılsımlı bir şehir.

Eyüp Sultan ise o efsunun ve tılsımın türbelere ve mezar taşlarına yansımış hali.

Adım attığınız her mekân sizi bir derviş edasıyle buyur edip gönül hangâhınıza sayısız neş’eler iliştiriyor.

Bu neş’elerden gönlümüze iliştirmek muradı ile “Bismillah” diyerek attık adımlarımızı şehre! Şehrin içinde bir semte! Semtin içinde kutlu bir türbeye!

Sultan’ın huzurunda inşirah bulan kalp ve semaya yönelen mücrim bakışlarımla açtım ellerimi:

“Allah’ım! Bu fakir ve mücrim kulunu, beldeyi tayyibeyi Nebî Aleyhisselâm’ın ruhu ile şereflendiren Eyyûp Sultan Hazretleri’nin hürmetine bağışla! Âlem-i İslâm’ın üzerindeki bela ve musibetleri def et, tüm Müslümanlar’ı doğru yolda sabit kadem eyle! Amin!”

Ve bıraktım hasta ruhumu Sultan’ın eşiğine…

Bir an Peygamber aşığı merhûm Ali Ulvi Kurucu hocanın insanı küle çeviren dizelerinden bir bölüm gönlüme düştü:

“Ben Resul-i Kibriyâ’nın bülbül-ü nâlânıyım / Mücrimim gerçi, Cemal-i Mustafa hayranıyım”

Bir ân geçti ve yöneldim avlunun huzur bahşeden ayrıntılarına.

Kitâbelerde, mezar taşlarında arz-ı endâm eden ruhani hendeseler… İnsanı benliğinden sıyırıp bedii lezzetleri ikram eden ayrıntılar…

Adımlarımı Eyüp Sultan Camii’nin hareminden harimine attım. Bütün penceler hazireye açılıyordu. Osmanlı cami mimarisinde görmeye aşina olduğumuz bu manzaranın lezzeti Mihmandar-ı Resûl Eyyûb Sultan’ın manevî füyuzatı ile iki kat artmıştı.

Mihrabın sol yanındaki pencerenin yerden yüksekçe bir eyvanına yerleştim. Hafif araladım pencereyi. Hamuşân yurdunun sakinleri kendi lisân-ı halleriyle konuşuyorlardı: HÜVE’L-BAKÎ.

Bir dervişân sükûnetinde hamuşân olup kısacık bir vakitte büyük medeniyetin mimarını tefekkür etmek huzuru hissetmek kadar, huzuru arayanlara da bir çağrı gibi!

Bu duygularla kapatırken pencereyi, hazirede gözüme ilişen birkaç kuş ölüsü ve çevrenin bakımsızlığı bir ateş düşürdü gönlüme. Engel olamadığım ama “ene” duygusundan uzak sevdiğim herşeyi fotoğraflama tavrı burada da kendini gösterdi.

Birkaç kare fotoğraf aldıktan sonra Habername yazarı, Osmanlı Arşivi uzmanlarından muhterem Ahmet Semih Torun ağabeyi aradım. Mevlevîhâneye birlikte gitmeyi karara bağlayıp avluda kendisini beklemeye koyuldum.

Bu bekleyiş esnasında her bir ayrıntıya odaklanıp ruhumun bir parçasını o ayrıntılarda bırakıyor, bir yandan da fotoğraf kareleriyle ânın güzelliklerini ve çirkinliklerini kayıt altına alıyordum.

Eyüp Camii avlusunun Pier Loti cenahında Lala Mustafa Paşa Türbesi’nin az ilerisindeki demir nikâb ile çevrili Hançerli Sultan Türbesi’nin önündeki minik kedi yavrularının sabah keyiflerini izlemeye başlamıştım ki o an gözüm türbenin içine gelişi güzel yığılmış olan çimento torbalarına ilişti.

Kuş ölülerinden sonra gelen çimento torbaları sabah sabah aldığım huzurun yerini hüzne bıraktı. Nasıl bir ruh halidir, nasıl bir kalptir ki bu, güzelim beldenin huzur dağıtan mekânları harab edilir!

Bir türbeyi mamûr için diğerini tahrif mi gerekir!

Ah! Huzur ve hüzün semti Eyüp Sultan!

Bi yandan bozulan insicamımı Eyüp eşrafından minik kediciklerin sevecenliği ile yatıştırmaya çalışırken diğer yandan objektifime yansıyan olumsuzlukları da yetkililerle sosyal medyada paylaşmaya çalışıyordum.

Şimdi sizinle paylaştığım fotoğraflarla ilgili tek bir yetkili aramadı!

Bunun üzerine bir de bugün Facebook üzerinden bir kardeşimizin paylaştığı fotoğraf iyice beni çileden çıkardı. Hangi insafsız eller bu görüntüleri Eyüp Sultan’a revâ görebilir?

Şu günlerde twitter da bir festivalden bahsediliyor: Eyüp Efes One Love Festival’i. Yeşilay Cemiyeti gençlerin bu tür festivallerle içkiye alıştırıldığını söyleyerek karşı çıkmış.

Sahi dert bu mudur?

Sahabe-i kirâm efendilerimizi bağrında taşıyan bu topraklar ve İstanbul’u çepeçevre kanatları altına alan bu kutlu ruhların incinecek olması derdimiz olmaktan çıktı mı?

İstanbul yavaş yavaş kayıp bir şehre, Eyüp Sultan kayıp bir semte dönüşmeye başladı.

Tek tek fotoğrafladığım çirkinliklerin ortadan kaldırılmasını ümid ederek yol arkadaşım Ahmed Semih Torun ağabeyle birlikte yönümüzü Bahariye Mevlevîhânesi’ne çevirdik.

Yüzyıllardır Konstantin şehrine güvenli bir iç liman vazifesi üstlenmiş olan Haliç’in içlerine doğru, tarihi mirasa olan hassasiyetlerimizin nasıl yokedildiğine dair sohbet ederek ilerledik.

Haliç’in üzerinden yükselerek ışıklarını sahildeki balıkçı sandallarının üzerine yansıtan güneş az ileride beliren Mevlevîhaneyi’de parlatmaya başlamıştı.

Kaptan-ı Deryâ ve Damâd-Şehriyârî Ohrili Hüseyin Paşa tarafından şimdiki Çırağan Sarayı’nın bulunduğu yerde 1620’ler de inşa edilen Bahariye Mevlevîhanesi’nin başına gelenler de ilginç! Saray yapılırken yıkılması, sonra Maçka’ya inşa edilişi ve oradan da Eyüp’e taşınması…

Şimdiki yerinde aslına uygun yeniden inşa edilen Eyüp Bahariye Mevlevîhanesi’ni tafsilatlı bir biçimde diğer yazılarımda sizlerle paylaşacağım inşallah.

Makus bir tarihe sahip bu güzel Mevlevîhane’de bizleri ağırlayan Habername.com Genel Yayın Yönetmeni Kemal Bozkurt birbirinden müstesna dostları bir arada buluşturmanın da bahtiyarlığını yaşıyordur.

Bizler de bu toplantılar vesilesi ile Habername’nin özgün duruşundan ilham alarak siz kıymetli okuyucularımızla paylaşımlarda bulunmaya devam ediyoruz, devam edeceğiz inşallah!

Hoşça bakın zatınıza!

Aydın Çakırtaş – Habername

www.twitter.com/aydincakirtas

aydincakirtas@gmail.com

www.aydincakirtas.com

Twitter Güncelleştirmeleri

Ziyaretçi Sayısı

  • 90,050 hits
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.006 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: